Mutlak Butlan Davası ve İstanbul Hamlesi

Manşet Yorum / 23-04-2026

Türkiye’de ana muhalefet partisi olan CHP, bugün sadece siyasi rakipleriyle değil, kendi geçmişi ve yargı eliyle kurgulanan bir "meşruiyet kriziyle" savaşıyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nun "emaneti geri alma" arzusu ile yargının "siyasi dizayn" iştahı aynı noktada kesişiyor.

Hukukta bir işlemin baştan itibaren geçersiz sayılması anlamına gelen "Mutlak Butlan" (hukuken yok sayılma) kavramı, CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’nı hedef alıyor.

Eğer mahkeme kurultayın "yok hükmünde" olduğuna karar verirse, Özgür Özel’in genel başkanlığı ve PM kararları hukuken çökecek. Bu durum, partiyi bir anda Kasım 2023 öncesine, yani Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olduğu döneme taşıyacak.

Bu dava, partiyi bir "hukuk labirentine" sokarak enerjisini dışarıya değil, kendi meşruiyetini kanıtlamaya harcamasına neden oluyor.

İstanbul Kalesi’ne "Kayyum" Müdahalesi

Özgür Çelik yönetimindeki İstanbul İl Başkanlığı’na mahkeme kararıyla Gürsel Tekin ve ekibinin "kayyum" (çağrı heyeti) olarak atanması, bu mühendisliğin en somut ve sert adımı.

İstanbul, CHP’nin hem mali hem de insan kaynağı açısından kalbidir.

Bu hamleyle, Genel Merkez'in sahadaki en güçlü kolu olan İstanbul örgütünün operasyonel gücü felç edilmek isteniyor.

Atanan heyetin partinin eski isimlerinden oluşması, tabanda "yönetim değişimi" talebiyle "yargı darbesi" arasındaki çizgiyi bulanıklaştırmayı amaçlayan bir hamle.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun "Mutlak Hakimiyet" Çabası

Kılıçdaroğlu’nun süreci "partiyi aslına döndürme" söylemiyle yürütmesi, bu hukuki süreçlerin siyasi yakıtını oluşturuyor.

Kılıçdaroğlu, partinin bugün girdiği "savrulmayı" ve maruz kaldığı baskıları, kendi dönemindeki imajıyla kıyaslatarak delege bazında bir konsolidasyon sağlamaya çalışıyor.

Kılıçdaroğlu’nun bu hakimiyet çabası, iktidarın "muhalefeti içeriden bölme" stratejisiyle sinerji yaratıyor. Bu durum, CHP seçmeninde büyük bir hayal kırıklığına ve "sandığa küsme" riskine yol açıyor.

Yaşanan bu süreç, CHP’yi bir "idari felce" sürükleyebilir:

Eğer genel başkanın kim olduğu mahkeme kapılarında tartışılıyorsa, cumhurbaşkanı adayının belirlenmesi imkansız hale gelir.

"Kendi delegesini ve il başkanını mahkeme koridorlarında kaybeden bir yapı, ülkeyi nasıl yönetecek?" algısı güçlenir.

Muhalefetin 2028'e kadar mahkemelerde "kim genel başkan?" kavgasını vermesi, iktidar için rakipsiz bir oyun alanı demektir.

CHP üzerindeki bu "mutlak butlan" ve "kayyum" baskısı, partiyi bir demokratik alternatif olmaktan çıkarıp, bir hukuk davası dosyasına dönüştürme çabasıdır.

Kılıçdaroğlu’nun hakimiyet çabası ise bu ateşe odun taşıması anlamına gelir.

Bu hukuki düğüm, sahada bir "demokrasi isyanı”na mı dönüşür, yoksa CHP'yi parçalı ve etkisiz bir yapıya mı döndürür?

Oyunu iyi kurmak lazım…

 


 

 

Yerel İrade, Yargısal Vesayet ve "Mutlak Mutlan" Baskısı

Manşet Yorum – 22/04/2026

Türkiye, modern siyasi tarihinin en kritik eşiklerinden birinden geçerken; hukuk, bir denetim mekanizması olmaktan çıkıp siyaseti dizayn etmenin en keskin enstrümanına dönüştürülmüş durumda.

İktidarın, ana muhalefet partisi CHP’yi sindirme ve siyaset sahnesinden silme stratejisi; belediye başkanlarının hedef alınması, somut delil olmaksızın gerçekleştirilen tutuklamalar ve yaratılan sistematik baskı ortamı sadece kişilerin değil, topyekûn halk iradesinin ve yerel demokrasinin tasfiyesi anlamına gelmektedir.

Belediye başkanlarının ellerinde gerçekçi hiç bir delil olmaksızın cezaevlerine kapatılması, bu mutlak baskının somut bir sonucudur. Burada amaç sadece bir yöneticiyi görevden uzaklaştırmak değil, "sıra size de gelecek" mesajıyla tüm muhalif unsurları felç etmek, korku iklimini kalıcı hale getirerek toplumu mutlak bir boyun eğmeye zorlamaktır.

Bursa, bu baskı politikasının en dramatik sahnelerinden birine tanıklık ediyor. Yılların emeği ve halkın tercihiyle göreve gelen Mustafa Bozbey’in tutuklanması, yerel demokrasinin nasıl bir "suç yaratma" fabrikasına kurban edildiğinin açık kanıtıdır.

Bursa gibi, Türkiye’nin lokomotif şehirlerinden birinde, halkın değişim talebinin yargı yoluyla cezalandırılması, iktidarın kaybetmeyi kabullenemeyen refleksinin bir dışavurumudur. Bozbey şahsında cezalandırılan, aslında Bursalıların sandığa yansıyan iradesidir. Somut deliller yerine niyet okumalar ve zorlama dosyalarla yürütülen bu süreç, hukukun siyasete feda edildiği bir infaz düzenini ortaya koymaktadır.

Tutuklu Bir Cumhurbaşkanı Adayı ve Demokrasi Ayıbı

Siyasal mühendisliğin zirvesi ise kuşkusuz İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve Türkiye’nin en güçlü Cumhurbaşkanı adayı olan Ekrem İmamoğlu’nun tutukluluk halidir. Bir Cumhurbaşkanı adayının demir parmaklıklar ardına konulması, Türkiye’nin uluslararası alandaki demokratik meşruiyetine vurulan en ağır darbedir. İmamoğlu’nun tutukluluğu, iktidarın seçimle yenemediği rakibini "hukuk dışı yollarla" saf dışı bırakma çabasıdır. Bu durum, Türkiye’nin bir hukuk devleti olmaktan uzaklaşıp, yargının sadece siyasi rakipleri elemek için kullanıldığı bir yapıya evrildiğini tüm dünyaya ilan etmesidir.

Bugün Türkiye’de belediye başkanları üzerinden yürütülen bu operasyonlar, CHP’yi ve muhalefeti sadece belediyelerde değil, genel siyasetten de silme hamlesidir. "Mutlak mutlan" baskısı altında, delilsiz tutuklamalar ve yapay suç dosyalarıyla inşa edilen bu düzen, sürdürülebilir değildir.

Tarih göstermiştir ki; yargı eliyle yapılan siyasi mühendislikler, halkın vicdanında her zaman ters tepmiş ve mağdur edilen liderleri daha güçlü bir şekilde zirveye taşımıştır.

Halkın iradesi ne Bursa’da, ne de İstanbul’da dört duvar arasına sığdırılamaz.

Adalet, bir gün herkese lazım olduğu gibi, bugün onu bir silah olarak kullananlara da lazım olacaktır.

 

Mansur Yavaş'tan "Yeter artık" tepkisi

Manşet Yorum – 21/04/2026

Cumhuriyet Halk Partili belediyelere yönelik etkisizleştirme ve görevden alma operasyonları hızını arttırarak devam ediyor.

İstisnasız her sabah yeni bir operasyon haberi ve gözaltılarla güne başlıyoruz.

Yapılan bu haksız müdahalelerin gerçek amacının CHP'yi etkisizleştirme çabası olduğunu halkın her kesimi iyi biliyor.

Biliyor ama, yaratılan bu korku ikliminden dolayı ne tepki gösteriyor, ne de sesini çıkara biliyor...

Bu durum Mansur Yavaş Başkanı da iyice rahatsız etti...

Çünkü son günlerde hedef tahtasına oturtuldu. İktidar parmak sallıyor, trol orduları “sıra sende” naraları atıyor.

Mansur Yavaş bu duruma artık dur demenin zamanının geldiğini belirterek, yüksek perdeden tepkisini dile getirdi...

Yavaş, "Hukuk askıya alındı ve inanılmaz bir şekilde her gün bir operasyonla uyanıyoruz. Biz bunu seyredemeyiz.

Yani bütün belediye başkanlarımız artık tedirgin.

Haksız, hukuksuz bir uygulamaya, bir iftiraya maruz kalacağı endişesiyle yaşadığı gibi, trol grupları da belediye başkanlarına “şimdi sıra sende” gibi tehditvari konuşmaya başladı.

Bu bütün arkadaşlarımızın çalışma şevkini kırıyor.

Topluca bir şekilde Sayın Genel Başkanımızla (İspanya'dan döndükten sonar) oturup bu konuyu konuşmanın zamanı geldi." diyerek Özgür Özel'in bu duruma gerçek anlamda müdahale etmesi ve engellemesi için ne gerekiyorsa yapması gerektiği mesajını veriyor.

Mansur Yavaş, CHP yönetimine net bir şekilde, kısa ama kararlı bir manifesto ile seslenmiş oldu.

Bu,  “bugüne kadar sadece belediyemle ilgilendim, yeter artık. Bende varım” anlamı taşıyor …

Çok da haklı.

Sandıkta alamadıkları belediyeleri, sabah operasyonları ve yargı yoluyla tek tek alıyorlar.

Şu ana kadar yapılan tutuklamalarla ilgili topluma aktarılan yada toplumun bildiği, geçerli ne bir suç unsuru, ne de tutuklanmalarını haklı gösterecek bir durum var.

Buda toplum vicdanını yaralıyor. Yaralıyor çünkü halkın iradesini kullanarak sandıkta verdiği oylar yok sayılıyor.

Demokrasinin en büyük erdemi olan seçme ve seçilme hakkı vatandaşın elinden alınmış oluyor.

Durum böyle olunca da vatandaşta güven kalmıyor. İçindeki sessiz tepkiyi büyütüyor.

Nereye kadar?..

 

 Okullarımızda Barut Kokusu

Manşet Yorum – 16/04/2026

Türkiye, son yıllarda eğitim kurumlarında artan şiddet olaylarıyla toplumsal ruhunun en hassas yerinden, yani evlatlarının güvenliğinden sarsıldı.

Şanlıurfa Siverek’te başlayıp Kahramanmaraş’ta bir katliama dönüşen son saldırılar, meselenin sadece bir güvenlik zafiyeti olmadığını; toplumsal bir çürümenin ve kontrolsüz bireysel silahlanmanın, yetersiz ve eksik eğitimin acı bir sonucu olduğunu göstermektedir.

Eğitim sistemimizin bir "yap-boz" oyununa dönüştüğü bu dönemde, okullarımız ne yazık ki uzak ülkelerde izlediğimiz katliam sahnelerinin asıl mekanı haline geldi.

Dijital dünyada yapay zekayı ve geleceği konuşurken, gerçek dünyada çocuklarımız öfke nöbetleri ve barut kokusuyla yüzleşiyor.

Son 3 yılda basına yansıyanlar

Son üç yılda okullarımızda yaşanan ve "nerede hata yaptık?" sorusunu sormak için çok geç kaldığımızı gösteren olaylar sinsilesi şöyle:

·         15 Ocak 2024 (İzmir - Karşıyaka): 8. sınıf öğrencisi, kendisini uyaran öğretmenine zincirle saldırarak şiddetin dozunu gözler önüne serdi.

·         12 Mart 2024 (Kayseri - Melikgazi): Mustafa Eminoğlu Anadolu Lisesi’nde bir veli yakını, disiplin işlemi yapan idareciyi odasında darp etti.

·         18 Nisan 2024 (Kocaeli - Gebze): Atatürk Anadolu Lisesi'nde 11. sınıf öğrencisi, tartıştığı öğretmenine bıçakla saldırdı; öğretmen ağır yaralandı.

·         7 Mayıs 2024 (İstanbul - Eyüpsultan): Özel Final Akademi Lisesi’nde eski öğrenci Y.K., okul müdürü İbrahim Oktugan’ı tabancayla vurarak katletti.

·         22 Mart 2025 (Adana - Seyhan): Dışarıdan giren kimliği belirsiz kişiler, nöbetçi öğretmeni bahçede bıçakladı.

·         10 Haziran 2025 (Ankara - Çankaya): Okuldan atılan bir öğrenci, müdür yardımcısının odasına molotof kokteyli attı. Şans eseri can kaybı yaşanmadı.

·         15 Eylül 2025 (Bursa - Osmangazi): Okulun ilk gününde "yan bakma" kavgası nedeniyle bir 10. sınıf öğrencisi bahçede bıçaklanarak hayatını kaybetti.

·         24 Ekim 2025 (Kocaeli - Darıca): Ressam Osman Hamdi Bey Ortaokulu’nda bir veli ve yakınları, öğretmen Murat Ş.’yi sınıfın içinde darp etti.

·         23 Aralık 2025 (Mersin - Anamur): Rüştü Kazım Yücelen Ortaokulu’nda 12 yaşındaki bir çocuk, okul müdürü Ender Kara’yı tüfekle vurarak ağır yaraladı.

·         12 Ocak 2026 (Ankara - Mamak): Bir veli, not tartışması nedeniyle öğretmeni öğrencilerin gözü önünde ağır şekilde darp etti.

·         18 Şubat 2026 (İzmir - Konak): Okul çıkışında çıkan silahlı çatışmada bir öğrenci hayatını kaybetti, ikisi ağır yaralandı.

·         2 Mart 2026 (İstanbul - Çekmeköy): Taşdelen Borsa İstanbul MTAL’de öğretmen Fatma Nur Çelik, bir öğrencisi tarafından sınıfta bıçaklanarak öldürüldü.

Ve son iki olaya gelindiğinde;

·         14 Nisan 2026 (Şanlıurfa - Siverek): Ahmet Koyuncu MTAL'de eski öğrenci Ö.K., pompalı tüfekle rastgele ateş açarak 16 kişiyi yaraladı ve ardından intihar etti.

·         15 Nisan 2026 (Kahramanmaraş - Onikişubat): Ayser Çalık Ortaokulu’nda 8. sınıf öğrencisi İsa Aras Mersinli, babasının silahlarıyla iki sınıfı taradı. Olayda 9 kişi (8 öğrenci, 1 öğretmen) hayatını kaybetti; saldırgan ise engellenmek istenirken aldığı yaradan dolayı yaşamını yitirdi.

Bu olaylar, sadece birer "asayiş vakası" değil, güzel yarınlar için büyüttüğümüz umudun kalbinden vurulması ve geleceğimizin avuçlarımızdan uçup gitmesidir.

Çocukların babalarının silahlarına bu denli kolay erişmesi ve bu silahları okullarda kullanması, toplumsal bir infialdir.

Eğitimciler ve veliler, okulların artık güvenli limanlar olmamasından dolayı büyük bir korku ve panik  içindedir.

Çözüm İçin Atılması Gereken Adımlar

Bundan sonra benzer acıların yaşanmaması için radikal kararlar alınması zorunludur:

Bireysel Silahlanmaya Sıkı Denetim:
Evlerdeki silahlara çocukların erişimi engellenmeli, ruhsatsız silahlanma ve denetimsiz silah satışı konusunda en ağır cezai yaptırımlar uygulanmalıdır.

Şiddet Dolu Bilgisayar Oyunlarına Dur:
Bireysel ya da toplu olarak oynanan, silah kullanımıyla ve sürekli ve seri şekilde öldürme refleksi kazandıran oyunların denetim ve kontrol altına alınması, mümkünse çocukların bu tür oyunlara ulaşımının engellenmesi şarttır.

Okul Güvenliği ve Altyapı:
Okullar, sadece fiziksel engellerle değil, profesyonel güvenlik birimleri ve teknolojik izleme sistemleriyle korunmalıdır.

Psikolojik Destek ve Rehberlik:
Öğrencilerin yaşadığı öfke nöbetlerini ve psikolojik sorunları erkenden tespit edecek "Eğitim Psikolojisi" birimleri aktif hale getirilmelidir.

Caydırıcı Mevzuat:
Öğretmenlere ve eğitim kurumlarına yönelik her türlü saldırı, "kamu hizmetini engelleme" ve "cana kasten saldırı" kapsamında en üst sınırdan cezalandırılmalıdır.

Sosyal Uyum:
Eğitim sistemi, sadece sınav odaklı olmaktan çıkarılmalı; çocuklara öfke kontrolü, empati ve şiddetsiz iletişim becerileri kazandırılmalıdır.

Okullarımızda barut kokusu ve silah sesleri değil, yeniden kitap kokusu ve çocuk seslerinin yankılanması için acil önlemler alınmalı, toplum olarak bu çürümeye karşı birlikte mücadele vermeliyiz.

Bu yaşananları münferit bir olay olarak göremeyiz. Yok olan sadece kontrolden çıkmış evlatlarımız değil. Gerçek anlamda yarınlarımızın çöküşüdür.

 

Satılık Demokrasi

16 Şubat 2009 Pazartesi

Yerel seçimlere az bir süre kaldı.
29 Mart Pazar günü sandık başına giderek mahalli idarecilerimizi seçeceğiz.
Türkiye’min geleceği hiç olmayacak şekilde biçimleniyor.
Hiç olmayacak şekilde diyorum çünkü bütün çarpıklıklar ortada.
AKP iktidarı bütün hızıyla tüm yurtta oy satın almayı sürdürüyor.
Tüm Türkiye olarak vatandaşlık görevlerimizin olmazsa olmazı olan seçme hakkımızı kullanacağız.
Dürüstlük ve doğruluk içinde, vicdanımızın en rahat haliyle, gururla oyumuzu mutlaka kullanacağız ki, demokrasimiz sağlıklı bir şekilde işleyebilsin.
Yoksa dağıtılan onca kömür, eşya ve bilinen ya da bilinmeyen benzeri zerzevat boşa gider.
Yazık değil mi halkın cebinden çıkan bunca paranın ziyan olmasına.
Üstelik bütün dünyada yaşanan kriz ve işsizlik varken.
(Gerçi bizi teyet geçmiş…)
Yeni iş imkanları ve hizmetlere harcanacak onca para, oyunuzu almak için kullanılıyor.. Yazık olur valla yazık; Allah çarpar adamı…
Gerçi günümüzde partilerin önemi kalmadı, liderler önem taşıyor.
Kime sorsanız, “Falanca iyi, filanca kötü” ya da “İnanıp güvendiğim lider yok” tarzında cevaplar veriyor. Kişilere dayalı siyaset güdülüyor. En avantacısı, en iyi mal mülk ya da ne bileyim kömür dağıtanı elzem olmuş, “Acaba bana da kırıntısı düşer mi!” diye peşinden koşuluyor. Hayırlı olsun Türk demokrasisine.

***

Kitleler fikirleriyle siyasi partilerin yanında yer almayı bırakmış, avantanın peşinde koşturuyor. Ama haklılar. Ellerini çabuk tutmaları lazım, çünkü seçim gününe şunun şurasında ne kaldı. Kaptın kaptın. Sonrası toz duman. Çünkü sonrasında kriz var, işsizlik var, açlık var, var da var…

Maalesef günümüz Türk siyaseti böyle şekilleniyor.

Yapılanları hepimiz televizyonlardan izliyoruz, sonucunu da izlemeye devan edeceğiz…

Avanta dağıtıcılarının hedefleri mi? Önce seçilmek, sonra, sonrası malum zaten…

Olan olmuş, atı alan Üsküdar’ı geçmiş…

Satılık demokrasi kazansın…

***

Bu seçimde siyasi partilerimiz çıkan sonucu iyi değerlendirmeli. Ben yaptım oldu siyasetini bir kenara bırakıp düşünce ve ideolojilerini sonuna kadar savunup, kişi hak ve özgürlüklerine değer verip, korkmadan çizgilerini belirleyip demokrasimizin taşlarını sağlamlaştırıp lider politikasını terk edip, parti merkezli politikalar üretip kitleleri etraflarında toplamaları gerektiğinin farkına varmalılar. İşte o zaman özlemini duyduğumuz demokrasiye kavuşur, kavga yerine güzel günlere ve istikrara adım atabiliriz.

Haydi sandık başına; oyunuzu satın almak isteyen partiye değil, inandığınız ve kendi düşüncelerinize yakın olan partiye verin oyunuzu.

Kararsız kalmayın…

Geçersiz ve boş oy kullanmayın…

Sizi önce aciz hale getirip sonra da dağıttıkları ıvır zıvırla oyunuzu almaya çalışanlara dur demeyi bilin…

Unutmayın yarını ve istikrarı sizin bir oyunuz belirleyecek…

Sadece sizin değil, çocuklarınızın yarınını da…

İdeoloji Yok, Siyaset Yok...

06 Şubat 2009 Cuma

Ülkemizin siyasi kimliği nerede!..
Hangi parti, hangi çizgide yürüyor!..
CHP'nin, AKP'nin, MHP'nin ve diğer partilerin çizgisi - ideolojisi nedir?..
Bunu hiç düşündünüz mü?
Düşünecek birşey de yok. Çünkü günümüz siyasi partilerinin ne ideolojisi ne de birbirlerini ayıran çizgileri var. Tek ortak noktaları, kendi çıkarları için ele geçirmeye çalıştıkları iktidar koltuğu...
Türkiye siyasetinin yoldan cıkması, daha doğrusu kimliksizleşmesi; 12 Eylül darbesi sonrası kurulan siyasi partilerin tabanlarını sağlıklı oluşturmaması, topluma ve alt kadrolarına ideolojilerini pompalamaması sonucu oluşmuştur.
Peki neden 12 Eylül sonrası böyle bir durum oluştu?
Darbeyle yaşanan ulusal travma, oluşan baskı, sindirme ve korku ortamı siyasi düşüncelerin bireyden bireye ulaşımını bir bıçak gibi kesti. Dayatmayla oluşturulan anayasa ve darbeci askeri yönetimin kalıntılarından kurulan siyasi partiler, ülkemizin büyük rantlarını iktidarın sonsuz ve engelsiz gücüyle, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceğini yapılandırmak yerine kendilerini ve şakşakçı çevrelerini ihya yolunda kullanmayı seçmesine eden olmuştur.

Sıkı yönetimle gelen ve ardı arkası kesilmeyen tutuklanmalar, sorgular, hiç bitmeyen tutukluluk halleri, işkenceler ve idamların travması, konuşan ve düşünen toplumu susturmuştur. Bu nedenle, sivil yönetime geçişte politika arenası; siyasetin üretken ve etkin dinomolarının yeni oluşumdan uzak kalmasına sebep olmuştur. Bu uzaklık öylesine büyük boyutlara varmıştır ki, 12 Eylül'ün acısını çekenler, kendilerini soyutlamakla kalmamış, yetişmesinden sorumlu oldukları kendilerinden sonraki kuşağı da bilgisiz ve siyasetten uzak tutmalarına neden olmuştur.

Bu büyük travmanın üzerine, çıkarcı hükümetlerin toplum menfaatinden uzak, hepbendeci tutumu ve dünyayı yöneten kapitalist güçlerin Türkiye üzerinde ki hiç bitmeyen menfaat savaşları da eklenince; sağı da, solu da tek bir çizgi üzerinde oynayan, ideolojiden uzak, içi boş bir siyaset arenası ve kör, bilinçsiz bir toplum yaratılmasına sebep olmuştur.

80'den buyana büyüyerek süre gelen bu siyasi çöküşün bugün hangi boyutlara ulaştığı ortadadır.
Ve işte AB endeksli modern Türkiye'nin şimdiki hali...
İdeolojiden bihaber, kendi kişisel çıkarından başka birşey düşünmeyen, ama kendi menfaat ve geleceğinden bile habersiz bilinçsiz bir toplum...
Çoğulcu olduğu iddiasında, şeriat özlemiyle dolu, dediğim dedik, din istismarı ve rüşvetle oy toplayan bir hükümet.
Siyasi çizgisi karışmış, nerede nasıl hareket edeceğini bilemeyen bir muhalefet.
Hala kavga ortamı yaratarak oy topladığına inanan, yaratıcılık ve yapıcılıktan uzak diğer siyasi partiler.

Rahat Bırakmazlar

03 Şubat 2009 Salı
Bu topraklar öyle bir coğrafyada ki rahat bırakmazlar...
Çok fazla geriye gitmeye gerek yok. Şöyle kısaca hafızanızı zorlayın.
70'li yıllarda başımızda Asala sorunu vardı...
80'li yıllarda PKK ...
90'lı yıllarda etnik ve dinsel olarak üzerimize geldiler...
Laikliği bir ideoloji ve ayrımcılık olarak koydular önümüze...
Laiklik=Dinsizlik oldu...
Siyasi yapımız tümüyle değişti.
Sadece iki tür siyaset yarattılar; müslümanlar ve ötekiler olarak...
Bitti mi?
Ne mümkün...
2000'li yıllardayız...
Geçmişin bütün sorunları hortluyor bir bir...
Şimdiki sorunun adı mı; Dünya Lideri, BOP Eş Başkanı, İsrail'e kafa tutan adam, büyük kurtarıcı, kömür dağıtıcısı ERDOĞAN!..